{"version":2,"html":"<p>Valtharion’un rutubetli sabahında, tavanı akan o loş han odasında uyandım. Yataktan kalktığımda kemiklerimin sızladığını hissettim. Aynadaki yabancı yüzüme, Kaelen’ın o keskin hatlarına baktım. Bu beden henüz açlığın, sefaletin ve bu dünyanın çiğ soğuğuna alışık değildi. Üzerimdeki eski keten gömleği sıkıca düğmeledim, ceketimi sırtıma geçirip dün gece ödemesini yaptığım bu kasvetli handan ayrıldım.</p><p>Buluşma yerimiz olan Kör Karga meyhanesinin önü, şafak sökmeden hemen önce tekinsiz bir sessizliğe bürünmüştü. Sokakları kaplayan gri, yoğun sisin içinde sadece meyhanenin kapısındaki sönmekte olan fenerin ışığı titriyordu. İçeri girdiğimde havada asılı kalan ekşi bira ve tütün kokusu yüzüme çarptı. Masaların üzerinde ters çevrilmiş sandalyeler vardı. Lyra, masanın başında tek başına oturmuş, önündeki küçük bir deri keseyi karıştırıyordu. Beni fark ettiğinde başını kaldırdı.</p><p>"Erkencisin, asilzade," dedi, sesi sabahın sessizliğinde yankılanarak.</p><p>"Yolun uzun olduğunu söylemiştin," dedim, masanın ucuna doğru bir adım atarak. "Gümüşliman yolu buradan iki günden aşağı sürmez."</p><p>Lyra hafifçe gülümsedi ve elindeki deri keseden ağır, metalik bir nesne çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Taş zemine çarpan metalin tok sesi odada çınladı. Bu, kenarları hafifçe aşınmış, üzerinde kükreyen bir kurt başı kabartması olan bronz bir madalyondu. Üzerine tuhaf, kıvrımlı harflerle bir şeyler kazınmıştı.</p><p>"Bu ne?" diye sordum, madalyona uzanarak.</p><p>"Senin bu şehirdeki hayatta kalma biletin," dedi Lyra, arkasına yaslanarak. "Valtharion İmparatorluğu’nun yozlaşmış muhafızları, sokakta dolanan kimsesiz asilzadeleri sevmez. Hele ki hanedanı çökmüş birini doğrudan köle pazarına ya da zindanlara fırlatırlar. Bu, <strong>Paralı Askerler Loncası’nın Bronz Derece</strong> nişanı. Artık bizim grubun resmi bir parçasısın. Şehir kapısındaki muhafızlar bunu gördüğünde seni bir serseri olarak değil, bir tehlike olarak görecekler."</p><p>Madalyonu elime aldım. Bronz metal avcumda soğuk ve ağırdı. Dünyada bir hiçtim; burada ise boynuma takacağım bu küçük metal parçası benim yeni kimliğimdi. Kaelen Valeheart ismi geçmişte kalmış bir gölgeydi ama bu bronz madalyon şu anki tek gerçeğimdi.</p><p>"Teşekkür ederim," dedim dürüstçe.</p><p>"Teşekkürünü yarın o parmakların bir kilidi açtığında edersin," diyerek ayağa kalktı. "Hadi, çocuklar dışarıda arabayı hazırlıyor. Yolumuz uzun ve Valtharion’un yolları hiç güvenli değil."</p><p>Dışarı çıktığımızda meydanda, iki cılız atın çektiği, üzeri brandayla kaplı eski bir tahta araba bekliyordu. Garrick, devasa kalkanını arabanın arkasına yerleştirirken; Elena yayının kirişini nemden korumak için bir bezle siliyordu. Brandon ise her zamanki gibi bir kenarda, kollarını göğsünde birleştirmiş, buz gibi bakışlarla beni süzüyordu. "Yükümüz hafif, yolumuz çetin," diye mırıldandı Brandon, arabaya binerken. "Umarım o asilzade bacakların iki gün boyunca çamurda yürümeye dayanır, Kaelen."</p><p>Cevap vermedim. Boynumdaki bronz madalyonu ceketimin içine saklayıp arabanın arkasına, samanların üzerine oturdum. Atların kırbaçlanmasıyla birlikte tekerlekler çamurlu sokaklarda gıcırdamaya başladı. Şehrin devasa, taş surlarının kapısından geçerken muhafızlar arabayı durdurdu. Lyra, belindeki gümüş nişanı ve bizim bronz madalyonlarımızı gösterdiğinde, muhafızların yüzündeki o kibirli ifade anında silindi. Kapılar gıcırdayarak açıldı ve Valtharion’un uçsuz bucaksız, tekinsiz doğasına adım attık.</p><p>İlk gün, yolculuk tam bir sabır sınavıydı. Şehrin koruyucu surlarından uzaklaştıkça doğanın rengi değişmeye başladı. Patikanın iki yanında uzanan ağaçlar, sanki yapraklarını dökmemiş de acı içinde kıvranarak siyah kollarını gökyüzünü kapatacak şekilde uzatmış birer iskelet gibiydi. Havadaki o metalik ve çürük koku gitgide ağırlaşıyordu. Elena’dan öğrendiğime göre, imparatorluğun bu bölgelerinde toprağa sinmiş eski savaşların ve ölen kadim varlıkların enerjisi, doğayı içeriden çürütüyordu.</p><p>Akşama doğru, gökyüzü mor ve siyahın en kasvetli tonlarına büründüğünde, yolun kenarındaki terkedilmiş, taş bir gözetleme kulesinin kalıntılarında konaklamaya karar verdik. Duvarları yıkılmış, çatısı çökmüş bu eski yapı, rüzgardan korunmak için tek sığınağımızdı.</p><p>Garrick, etraftan topladığı kuru dallarla küçük bir ateş yaktı. Ateşin titrek, turuncu ışığı kule duvarlarındaki eski oymaları aydınlatırken, hepimiz ocağın etrafına büzüldük. Kurutulmuş et ve bayat ekmekten oluşan akşam yemeğimizi sessizce yiyorduk.</p><p>Tam o sırada, rüzgarın uğultusunun arasından, kulenin dışındaki karanlıktan tuhaf bir ses yükseldi.</p><p><em>Çıt... Kırt...</em></p><p>Sanki birisi çamurlu toprağın üzerinde ağır adımlarla yürüyordu ama bu bir insanın adımları olamazdı; ses çok düzensiz ve fazlasıyla ağırdı.</p><p>Garrick anında elini kalkanına götürdü. Elena, bir oku yayına yerleştirip kulenin yıkık duvarından dışarıya, zifiri karanlığa doğru nişan aldı. Brandon ve Lyra da kılıçlarının kabzalarını kavramıştı.</p><p>Ateşin ışığının bittiği, karanlığın başladığı o ince çizgide, sisin içinden bir karaltı belirdi.</p><p>Gördüğüm şey karşısında nefesimi tuttum, tüylerim diken diken oldu. Bu, bir zamanlar bir geyiğe ait olduğu anlaşılan ama artık tamamen bozulmuş bir yaratıktı. Gövdesindeki etler yer yer dökülmüş, altından siyah, damarlı bir sıvı sızıyordu. En korkutucu olanı ise kafasıydı; geyiğin kafatası ortadan ikiye ayrılmıştı ve içinden, insan parmaklarına benzeyen onlarca küçük et parçası dışarı doğru uzanıp havayı kokluyordu. Gözleri yoktu, sadece iki boş delikten o siyah sıvı akıyordu.</p><p>"Yoldan sapmış bir leş yiyici," diye fısıldadı Elena, sesi gergindi. "Buralarda bunlardan çok var." Yaratık, kulenin içindeki ateşin ışığına doğru bir adım daha attı. Ağzından, bir insanın acı içinde çığlık atmasına benzeyen boğuk, bozuk bir ses çıktı.</p><p>Brandon, kılıcını tamamen kınından sıyırdı, metalin keskin sesi gecenin karanlığında çınladı. "Kaelen," dedi nefesini vererek. "Samanların arkasına saklan ve asilzade kıçını koru. Gerçek dünya başlıyor."</p>","json":{"type":"doc","content":[{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Valtharion’un rutubetli sabahında, tavanı akan o loş han odasında uyandım. Yataktan kalktığımda kemiklerimin sızladığını hissettim. Aynadaki yabancı yüzüme, Kaelen’ın o keskin hatlarına baktım. Bu beden henüz açlığın, sefaletin ve bu dünyanın çiğ soğuğuna alışık değildi. Üzerimdeki eski keten gömleği sıkıca düğmeledim, ceketimi sırtıma geçirip dün gece ödemesini yaptığım bu kasvetli handan ayrıldım."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Buluşma yerimiz olan Kör Karga meyhanesinin önü, şafak sökmeden hemen önce tekinsiz bir sessizliğe bürünmüştü. Sokakları kaplayan gri, yoğun sisin içinde sadece meyhanenin kapısındaki sönmekte olan fenerin ışığı titriyordu. İçeri girdiğimde havada asılı kalan ekşi bira ve tütün kokusu yüzüme çarptı. Masaların üzerinde ters çevrilmiş sandalyeler vardı. Lyra, masanın başında tek başına oturmuş, önündeki küçük bir deri keseyi karıştırıyordu. Beni fark ettiğinde başını kaldırdı."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Erkencisin, asilzade," dedi, sesi sabahın sessizliğinde yankılanarak."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Yolun uzun olduğunu söylemiştin," dedim, masanın ucuna doğru bir adım atarak. "Gümüşliman yolu buradan iki günden aşağı sürmez.""}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Lyra hafifçe gülümsedi ve elindeki deri keseden ağır, metalik bir nesne çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Taş zemine çarpan metalin tok sesi odada çınladı. Bu, kenarları hafifçe aşınmış, üzerinde kükreyen bir kurt başı kabartması olan bronz bir madalyondu. Üzerine tuhaf, kıvrımlı harflerle bir şeyler kazınmıştı."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Bu ne?" diye sordum, madalyona uzanarak."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Senin bu şehirdeki hayatta kalma biletin," dedi Lyra, arkasına yaslanarak. "Valtharion İmparatorluğu’nun yozlaşmış muhafızları, sokakta dolanan kimsesiz asilzadeleri sevmez. Hele ki hanedanı çökmüş birini doğrudan köle pazarına ya da zindanlara fırlatırlar. Bu, "},{"type":"text","marks":[{"type":"bold"}],"text":"Paralı Askerler Loncası’nın Bronz Derece"},{"type":"text","text":" nişanı. Artık bizim grubun resmi bir parçasısın. Şehir kapısındaki muhafızlar bunu gördüğünde seni bir serseri olarak değil, bir tehlike olarak görecekler.""}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Madalyonu elime aldım. Bronz metal avcumda soğuk ve ağırdı. Dünyada bir hiçtim; burada ise boynuma takacağım bu küçük metal parçası benim yeni kimliğimdi. Kaelen Valeheart ismi geçmişte kalmış bir gölgeydi ama bu bronz madalyon şu anki tek gerçeğimdi."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Teşekkür ederim," dedim dürüstçe."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Teşekkürünü yarın o parmakların bir kilidi açtığında edersin," diyerek ayağa kalktı. "Hadi, çocuklar dışarıda arabayı hazırlıyor. Yolumuz uzun ve Valtharion’un yolları hiç güvenli değil.""}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Dışarı çıktığımızda meydanda, iki cılız atın çektiği, üzeri brandayla kaplı eski bir tahta araba bekliyordu. Garrick, devasa kalkanını arabanın arkasına yerleştirirken; Elena yayının kirişini nemden korumak için bir bezle siliyordu. Brandon ise her zamanki gibi bir kenarda, kollarını göğsünde birleştirmiş, buz gibi bakışlarla beni süzüyordu. "Yükümüz hafif, yolumuz çetin," diye mırıldandı Brandon, arabaya binerken. "Umarım o asilzade bacakların iki gün boyunca çamurda yürümeye dayanır, Kaelen.""}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Cevap vermedim. Boynumdaki bronz madalyonu ceketimin içine saklayıp arabanın arkasına, samanların üzerine oturdum. Atların kırbaçlanmasıyla birlikte tekerlekler çamurlu sokaklarda gıcırdamaya başladı. Şehrin devasa, taş surlarının kapısından geçerken muhafızlar arabayı durdurdu. Lyra, belindeki gümüş nişanı ve bizim bronz madalyonlarımızı gösterdiğinde, muhafızların yüzündeki o kibirli ifade anında silindi. Kapılar gıcırdayarak açıldı ve Valtharion’un uçsuz bucaksız, tekinsiz doğasına adım attık."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"İlk gün, yolculuk tam bir sabır sınavıydı. Şehrin koruyucu surlarından uzaklaştıkça doğanın rengi değişmeye başladı. Patikanın iki yanında uzanan ağaçlar, sanki yapraklarını dökmemiş de acı içinde kıvranarak siyah kollarını gökyüzünü kapatacak şekilde uzatmış birer iskelet gibiydi. Havadaki o metalik ve çürük koku gitgide ağırlaşıyordu. Elena’dan öğrendiğime göre, imparatorluğun bu bölgelerinde toprağa sinmiş eski savaşların ve ölen kadim varlıkların enerjisi, doğayı içeriden çürütüyordu."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Akşama doğru, gökyüzü mor ve siyahın en kasvetli tonlarına büründüğünde, yolun kenarındaki terkedilmiş, taş bir gözetleme kulesinin kalıntılarında konaklamaya karar verdik. Duvarları yıkılmış, çatısı çökmüş bu eski yapı, rüzgardan korunmak için tek sığınağımızdı."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Garrick, etraftan topladığı kuru dallarla küçük bir ateş yaktı. Ateşin titrek, turuncu ışığı kule duvarlarındaki eski oymaları aydınlatırken, hepimiz ocağın etrafına büzüldük. Kurutulmuş et ve bayat ekmekten oluşan akşam yemeğimizi sessizce yiyorduk."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Tam o sırada, rüzgarın uğultusunun arasından, kulenin dışındaki karanlıktan tuhaf bir ses yükseldi."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","marks":[{"type":"italic"}],"text":"Çıt... Kırt..."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Sanki birisi çamurlu toprağın üzerinde ağır adımlarla yürüyordu ama bu bir insanın adımları olamazdı; ses çok düzensiz ve fazlasıyla ağırdı."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Garrick anında elini kalkanına götürdü. Elena, bir oku yayına yerleştirip kulenin yıkık duvarından dışarıya, zifiri karanlığa doğru nişan aldı. Brandon ve Lyra da kılıçlarının kabzalarını kavramıştı."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Ateşin ışığının bittiği, karanlığın başladığı o ince çizgide, sisin içinden bir karaltı belirdi."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Gördüğüm şey karşısında nefesimi tuttum, tüylerim diken diken oldu. Bu, bir zamanlar bir geyiğe ait olduğu anlaşılan ama artık tamamen bozulmuş bir yaratıktı. Gövdesindeki etler yer yer dökülmüş, altından siyah, damarlı bir sıvı sızıyordu. En korkutucu olanı ise kafasıydı; geyiğin kafatası ortadan ikiye ayrılmıştı ve içinden, insan parmaklarına benzeyen onlarca küçük et parçası dışarı doğru uzanıp havayı kokluyordu. Gözleri yoktu, sadece iki boş delikten o siyah sıvı akıyordu."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":""Yoldan sapmış bir leş yiyici," diye fısıldadı Elena, sesi gergindi. "Buralarda bunlardan çok var." Yaratık, kulenin içindeki ateşin ışığına doğru bir adım daha attı. Ağzından, bir insanın acı içinde çığlık atmasına benzeyen boğuk, bozuk bir ses çıktı."}]},{"type":"paragraph","attrs":{"textAlign":null},"content":[{"type":"text","text":"Brandon, kılıcını tamamen kınından sıyırdı, metalin keskin sesi gecenin karanlığında çınladı. "Kaelen," dedi nefesini vererek. "Samanların arkasına saklan ve asilzade kıçını koru. Gerçek dünya başlıyor.""}]}]}}
Yorumlar
Yorum yapmak için hesabına giriş yapmalısın.